İnsanlığın evcilleşmesi: bireyden sosyal platforma

İsamov’un yazılarından derlenmiştir.

İnsanın avcı toplayıcı herhangi bir tür olmaktan neredeyse Kardashev skalasında yer alacak küresel bir medeniyete dönüşüm serüveninde yerküreye ait ehlileştirdiği unsurlar dikkat çekicidir. Gür akan nehirler ıslah edilmiş, bataklıklar kurutulmuş, gezegenin en soğuk noktasından en sıcak noktasına koloniler kurulmuştur. Buğdaydan karpuza, koyundan ineğe çeşitli bitki ve hayvan türleri nesiller boyunca değiştirilerek bugün aşina olduğumuz, insanlığa en etkin hizmet eden hallerine dönüştürülmüştür. İnsanın tarihi içinde yer aldığı ekosistemin bileşenlerinin ehlileştirilme ve evcilleştirilme tarihidir.

Bu sürecin çok iyi bilinen ögelerinden biri kadim dostlarımız, köpeklerdir. On bin yıl önce kaç/savaş (fight or flight) reflekslerini kontrol altında tutabilen bazı kurtlar ilkel insanlara yaklaştıklarında, onların artıklarıyla beslenip, ateşlerinde ısınırken doğal seçilimde türdeşlerine karşı avantajlı hale geldiler. İşte bu kurtlar binlerce yıl ve yüzlerce nesil boyunca insanlar tarafından günümüzde rahatlıkla ayırt edebileceğimiz, daha itaatkar, eğitilebilir, estetik ve faydalı ırklara evrilmiştir. Her ne kadar on bin yıl kulağa çok eski de gelse ilk evcilleştirdiğimiz tür köpek değildir. İnek ya da koyun da değildir. İnsandır. İnsanlığın hikayesi aslında kendini evcilleştirme hikayesidir ve çok eskiden, henüz insan (homo sapiens) diyebileceğimiz bir tür ortaya çıkmadan başlar.

Alt Paleolitik Çağ (MÖ 3.3 milyon-MÖ 300 bin)

Atalarımız, bu halk arasında taş devri denen dönemde, dönemin ismine yaraşır şekilde önce taştan aletler yapıp kullanmayı (3.3 milyon yıl) sonra da ateşi kontrol etmeyi (1.8 milyon yıl) öğrendi. Pleistosen çağın (buz devri) da ortalarında yapılan ikinci keşfin, günümüzde halen devam eden ekosistemi ehlileştirme mücadelemizin ilk zaferi olduğu söylenebilir. Ateş, bize mevsimin korkunç soğuğuna karşı siper sağlamasının ötesinde, vahşi hayvanlardan daha iyi korunmamızı ve gıdalardan daha etkin biçimde faydalanabilmemizi sağladı. İkinci maddeyi biraz açmak gerekebilir: şöyle ki sıcaklıkla muamele edilen besin kaynaklarındaki kompleks moleküller parçalanmış ve bize daha faydalı hale gelmiştir. İnsan evrimi bu icatı o kadar içselleştirmiştir ki, modern insan çoğu gıdayı pişirmeden tüketemez.

Prometheus’un Zeus’u kızdırmayı göze alıp insanlara sunduğu bu lütuf, tür-içi ve türler arası mücadelelerde kullanılan bir silah olmasının ötesinde aynı zamanda insanları bir araya getiren bir sosyal bağdı. Ateşin sıcaklığında bir araya gelip, daha verimli besinler tüketerek ve taştan aletler kullanarak sağ kalmaya çalıştığımız milyon yıl boyunca devam eden seçilim süreci bu ilkel kabile-öncülü toplulukların parçası olamayan en vahşilerimizi eleyerek bizi türdeşlerimize karşı daha töleranslı yaptı. İnsan evcilleşmesinin ilk adımı atılmıştı bile.

Orta ve Üst Paleolitik Çağ (MÖ 300 bin- MÖ 12 bin)

Birlikte çalışmanın gücünü keşfeden atalarımız ilk kez yalnız değildi. Nesillerce devam eden seçilim evrimsel açıdan işbirliğinin bireyselciliğe üstünlüğünü ortaya koymuştu. Doğal seçilimin temel güdülerinden biri tür içi mücadeledir. Bu çatışmalarda ana ilke içinde bulunduğu ortama daha iyi adapte olan bireylerin sağ kalma şansının daha yüksek oluşudur. Sağ kalan birey üreme hakkı kazanır ve böylece onu sağ tutan genler aktarılmış olur. İşbirliği ilk bakışta bu “genin bencil olması” ilkesine aykırı bir durummuş gibi görünse de aslında başta insan pek çok tür için evrimsel sürecin doğal bir bileşenidir. Bireyler değil, türler evrilir. Türü ayakta tutan etmen bireyin bireysel özelliklerinde olabileceği gibi topluluğu oluşturan bireylerin özellikler toplamında da olabilir. Bu “oyun teorisi”nde bir grup için en iyi olan davranış örgüsü bireyler için en iyi davranış örgüsünden önemlidir. Bazen birey için avantajlı olmayan özellikler topluluğun sağ kalımı için avantaj sağlayabilir.

Kuramını bilmeseler de işbirliğini etkin biçimde kullanan avcı toplayıcılar bir arada çalışarak daha etkin avlanmaya, daha iyi beslenmeye, kendilerini ve genlerini taşıyan gelecek nesilleri daha iyi korumaya başlamıştı. Bireyler iş bölümü yapıp özgün görevlerde uzmanlaşabiliyor, nöbetleşe çalışılarak zaman etkin kullanılabiliyordu. İnsanlığın yer küreye yayılmış binlerce topluluktan ibaret olduğu bu dönemde daha iyi işbirliği yapabilen topluluklar seçildi ve yapamayanlar elendi. İlkel kabilecilik beraberinde şefleri ve itaati getirdi.

Seçilen kabilelerin iki özelliğinin “iyi lider” ve “uyumlu topluluk” olduğunu söyleyebiliriz. Binlerce yıl boyunca insanlık bu şekilde uysallaştı ve peşinde koşulası liderler yaratmak ve onların peşinden koşmak türümüzün karakteristik özelliklerinden biri haline geldi. Bununla birlikte fiziksel güç, dayanıklılık ve çeviklik kadar zeka ve yaratıcılık da önemli hale gelmeye başlamıştı. İlk kez bu yeni ortamda topluluğa alternatif faydalar sunabilecek fiziksel olarak daha zayıf bireyler, diğerlerinin korumasında sağ kalma şansı bulurken, ihtiyaç duyduğu gıdayı daha iyi alabilen beyinler modern insanı icat ediyorlardı. İki yüz bin yıl öncesinin ilk keşifleri: mızrak ve lisan, aslında insanlığın serüveninin iki ana aksını anlatıyordu. Mızrak daha iyi avlanmayı, korunmayı ve rakip kabileleri ortadan kaldırmayı sağlarken, konuşabilmek ise türdeşlerin iletişim gücünü arttırarak daha büyük ve kompleks kabilelerin ortaya çıkabilmesini sağlıyordu. Artık sapient, yani akıllı diyebileceğimiz insan, yeni araçlar ve yöntemler keşfettikçe, daha iyi iletişim kurma yolları öğrendikçe, doğal seçilimde zeka daha önemli hale gelmiş, zeki bireyler seçildikçe de benzeri keşifler artmıştı.

Neolitik Çağ (MÖ 12 bin- MÖ 4500) ve sonrası…

İnsan kompleks görevleri yerine getirebilecek zekaya ve bunları aktarabilecek lisana sahip olduğunda, yani günümüzden on bin yıl önce (cilalı taş devri), tarım yavaş yavaş avcı/toplayıcılığın yerine geçmeye başlamıştı. Düzenli ve tutarlı gıdaya erişim ve çevresel etkilerden etkin korunma sağlayan barınaklar kabilelerin medeniyetlere evrilmesine olanak sağlamıştı. İnsanlık kendini evcilleştirme sürecini tamamlamıştı. Altı bin yıl önce kurulmuş bu ilk şehir devletlerinde sonraki binlerce yılı belirleyecek iki yeni keşifte bulunuldu: kılıç ve yazı. Kılıç temel işlevinin insan öldürmek olmasıyla avcılık yada marangozluk gibi farklı amaçlarla da kullanılabilen ok-yay, balta ve mızraktan ayrılıyordu. Yazının keşfi ise bilginin kaydının tutulmasını, hem toplumda daha etkin yayılmasını sağlamış hem de var olan bilgi birikiminin bir sonraki nesle en az kayıpla aktarılmasını sağlayarak türe ait bir bellek (kollektif bilgi birikimi) oluşmasını mümkün kılmıştı. Biri birbirimize diğeri ise zamana hükmetmemizi sağlayan bu iki icat sayesinde, kılıçla fethedip yazıyla yöneterek, şehir devletleri imparatorluklara dönüştürmüştü.

Aslında insanlığın tarihine bakacak olursak her çağda birbirini öldürmek için icat edilenlere iletişmek için icat edilenlerin eşlik ettiğini görmek mümkündür. Bu modernleşen dünyada önce barut ve matbaaya oradan uçaklara, telekomünikasyona ve nihayetinde nükleer silahlara ve internete kadar evrilmiştir. Her bir sonraki ikilinin keşfi insanlığın sosyal yapısını kökten değiştirmiş, barut ve matbaa aydınlanma çağı ve modern ideolojileri doğururken, daha sonraki gelişmeler dünyayı bugünkü haline dönüştürmüştür. Birlikte olmak ve ayrılmak arasındaki mücadele insanlık tarihinin bir özetidir. İnsanlığın geleceğinde paradigma kaymasına neden olacak bir sonraki keşifler yine bir iletişim aracı ve silah olarak kullanılacak bir enerji kaynağı olacaktır.

İnsanlığın evriminin temelinde işbirliğinin bireyselciliğe karşı kısmi zaferi yatmaktadır. Modern insanın hem biyolojisinde hem de davranışında bunun emareleri görülebilir. Sadece insan konuşmasının evrimsel maliyetini düşünün: dilin gerekli hareketleri yapabilmesi için sahip olması gereken esneklik ve kas yapısı, ses telleri ve solunumun bunları titreştirmek için kullanılması, ağzın beslenme dışında konuşmayla ilgili süreçlere özel şekillenmesi ve tüm bu sistemin çalışabilmesi için sürekli harcanan enerji… Tüm bunların sadece daha etkin iletişim kurabilmemiz için evrildiği düşünüldüğünde, biyolojik olarak yapılan yatırımın karşılığında sağlanan evrimsel seçilim avantajının boyutu aşikardır. Seçilim avantajı birey düzeyinde olamaz, topluluk düzeyinde olmalıdır. Konuşabilecek bireyler değil, konuşabilen topluluklar sağ kalmıştır. Benzer şekilde davranışlarımız incelendiğinde insanın doğal ortamında yalnız bireylerin değil iletişimde olan toplulukların olması gerektiği açıktır. İnsanlar topluluklar halindeyken daha iyi karar verebilmektedir. Bireyler inandıkları fikirleri mantık sınırlarının ötesinde savunabilmekte ya da inançlarıyla çelişen kanıtları toptan red edebilmekteyken topluluklarda bu sivri uçlar törpülemekte ve ortalama ile her zaman daha ılımlı bir sonuca ulaşılabilmektedir. Bununla birlikte topluluklar içlerindeki bireylerin görüşlerini gütmektedir. Mantıksal analizler topluma uyum adına feda edilebilmektedir. Bunun en iyi bilinen örnekleri insanlarda çok yaygın görülen bilişsel uyumsuzluk (karşıt görüşün yarattığı huzursuzluk) ve onay önyargısıdır (inançlarla uyumlu iddiaları doğru kabullenme eğilimi). Her iki durum da bireyin sosyal platformun dikte ettiği normlara karşı çıkmasını zorlaştırıcı unsurlardır ve evrimsel olarak sosyal yapının kendini koruma eğiliminin bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. (Lider, özgüven, takip)

İnsanlığın evriminde sosyal platformlar o kadar önemlidir ki bu platformların seçilimi zaman zaman bireylerin seçiliminden daha önemli hale gelmiştir. Bunun tipik örnekleri ideoloji, din, devlet ya da benzeri bir sosyal platform için kendini ya da daha da dramatik bir şekilde bir sonraki neslin gen taşıyıcısını, çocuğunu, şehit olan bir asker şeklinde kurban etmektir. Canlılığın temel amacının yeni kopyalar oluşturmak olduğunu düşünecek olursak bu bireysel fedakarlık evrimsel olarak mantıksız olmalıdır. Bununla birlikte eğer sosyal platformların seçilimini insan evriminin bir parçası olarak kabul edecek olursak, bireylerin daha iyi sosyal platformun seçilimi için kendilerini (ya da çocuklarını) kurban etmeleri mantıklı olacaktır. İşte bu nedenle insan türünün evrimi incelenirken sadece bireysel avantaj sunan faktörlere odaklanmak yani evrimimizin işbirlikçi unsurlarını göz ardı etmek, büyük bir hatadır. Hatta sosyal platformların kendini korumak adına bireyin özgürce düşünmesine izin vermeyen ve gerektiğinde de bireyi kurban etmekten çekinmeyen bir üst-organizma olduğu söylenebilir. İnsan evrimi irdelenirken birey ve sosyal platformların evrimi birlikte incelenmelidir.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.