Yol

Yol2

Tek katlı bir bina büyüklüğündeki insansız traktör, bulutsuz gökyüzünün altında dönümlerce uzanan tarlaları aheste sürüyordu. Adam, sol arka tekerleri üzerindeki iki güneş panelinin arasında sıkışmış platforma oturmuş, uzak dağların ortasına alçalan güz güneşini izliyordu. Mekânın konforsuzluğuna aldırmadan lacivert azık heybesinden çıkardığı sentetik yumurtayı kemiriyor, onun için özenle hazırlanmış olan şurubunu yudumluyordu.

Günlerdir bu mekanik canavarın tepesindeydi. Artık onun metalik kokusuna, cızırtı ve gurultularına, bitmek bilmeyen ince sarsıntılarına iyice alışmıştı. Her akşam yaptığı gibi, on iki metre boyundaki koca pulluğun geride bıraktığı nizami izlerin batıya uzanan bir nehir olduğu hayaliyle kendini eğlendirdi. Bu, bir bilgisayar tarafından yönlendirildiği sabit rotayı umarsızca takip eden yüzlerce tarım aracından biri olan yoldaşıyla geçireceği son gündü. Nedense, ertesi sabah ayrılacak olmasının anlamsız hüznünü hissediyordu. Çuvalını sarmalayıp kafasının altına koyarak platforma uzandı. Kafasındaki ses, her günbatımında olduğu gibi “Yolculuk nedir?” diye soruyordu.

Sonbahar rüzgârında yarı kurumuş bir ağaçtan havalanan ve eninde sonunda toprakla bir olacağını bilmeden, düştüğünün farkında olmayan bir yaprak gibi salınmak mıdır? Nehrin akıntısıyla her bir dalgada batıp yeniden çıkan ve bir gün engin deryaya kavuşma hayalleriyle kendini avutan bir dal parçası gibi yüzmek midir? Kıştan kaçan göçmen kuş misali bulutların arasında süzülmek midir? Kendi özgürlüğünün değerini bilmeyen bir kısrak misali bozkırda beyhude yol almak mıdır? Ne ararsın yolculukta? Ya sen gece gündüz yorulmadan yürüyüp uzun dağların ardına gidersen ve bulduğun billur berraklığında göldeki kendi yansımandan fazlası değilse o yolculuk nihayetine varmamış mıdır? Koşturmaca mıdır yolculuk? Zamana karşı bir cenk midir? Öyle ise muzaffer olabilir misin bu savaşta? Amacın zafer midir?

Tam on iki gün önce, dergâhtaki son gününde çalapkulundan dinlediği bu hikmet onu çok etkilemişti. En çok kuşu yakıştırmıştı kendine… Kaçtığı kış onun için, derinlerde pusuya yatmış bir volkandı. O volkan ilk kez yıllar önce patlamıştı. Şimdi ancak silik ve yarım yamalak bir anı olarak hafızasında yaşayan öfkeli küçük çocuk, avuç içleri kanayana kadar sıktığı yumruğunu hasmının suratına çarptığından beri, dergâhta yolunu bulana dek ne hiddeti dinmiş ne de ateşi sönmüştü. Karşısındaki yeniyetme yere yığılırken volkanın yarattığı deprem, kalbindeki gümbürdeme; lavlar, yüzündeki sıcaklık; püsküren gazlar ise alnındaki ter ve gözlerindeki alevdi. Heyecanını ve o garip, tarif edilemez tatminle karışık mutluluk hissini hâlâ hatırlıyordu.

Bu beklenmedik ve kabul edilemez davranışın karşısında dehşete düşen akademi âlimleri, anında çeşitli kan tahlillerini ve diğer tetkikleri istemişlerdi. Uygunsuzluk tanısını aldığı o günden sonra hep yüksek testosteronunun ve öngörülemeyen adrenalin patlamalarının utancını sırtında taşımıştı. İnsanları hep ona küçümseyen gözlerle bakarken, onun hakkında fısıldaşırken hayal etmişti. Bunların kuruntu olduğunu da biliyordu aslında çünkü insanlar hep düşündüklerini söylerlerdi. Şiddetin, yalanın, riyakârlığın kalmadığı bir toplumda tek başına o, insanlığın tiksinç geçmişinden kalma bir kalıntıydı. Kendi uygunsuzluğunu bildikçe iliklerine kadar dışlanmış ve terk edilmiş hissediyor, bu onu daha da öfkelendiriyordu. O uzaklaştıkça yakınlaşmaya çalışan insanların sempatisi ona acıma, sevgisi merhamet, alttan almaları ise dışlama gibi geliyor, daha da öfkeleniyordu. Bu kısır döngüde boğulduğunu hissettiği anlarda da kendini dağlara vuruyor, koca ormanların ıssızlığında ağaçları dövüyor, taşlara sövüyordu. Kendisiyle tiksinti ve sevinçle buluştuğu bu boşalma seanslarına rağmen akademiden mezun olana dek toplamda altı akranını, şimdi hatırlayamadığı ya da hatırlamak istemediği birbirinden önemsiz nedenlerden dolayı dövmüş olmasıyla, muhtemelen akademi tarihinin en uygunsuzları arasına girmeyi başarmıştı.

Güneş enerjisiyle beslenen traktörün gündüz gurultuları, yerini onun için bir nevi ninni olan gece cızırtılarına bıraktı. Tepesinde tek tek yanmaya başlayan muhteşem güzellikteki yıldızlara rağmen gözlerini yumdu.

Mezuniyetine aylar kala başlayan ve özünde kendini keşfetmekle ilgili olan on iki bucak gezintisinde ilk keşfettiği, nefreti olmuştu. Hepsinden nefret ediyordu. Samimi sevgilerinden, içten kabul edişlerinden, Çiftlik’teki ailenin ona dinginleştirici çay ve yatıştırıcı çiğnemlik ikram etmesinden, Köprülü’deki konuşurların onu teskin etmesinden, çapulcuların öfkesini yönlendirme çabalarından, ısrarla arkadaş olmak isteyenlerden, hepsinden... Onun karanlığını ışıkla, kabaran ve gürleyen hiddetini iyilikle ezmelerinden nefret ediyordu. Nefret ettiğini kendine bile itiraf edememesinden nefret ediyordu.

Mezuniyetinden hemen önce, gezintilerinin sonuncusu için dergâha giden bin bir basamaklı merdiveni tırmanıp, avlu girişindeki sarmaşıkların beline sarıldığı ahşap kemerin altında bekleyen iki büklüm ihtiyar onu karşılayana kadar da içindeki nefret zerre azalmamıştı. İhtiyar, karşısındaki nefes nefese kalmış sessiz ve kel ergen daha selam veremeden suratının ortasına okkalı bir tokat yapıştırmıştı. İşte o zamana kadar çatlaklardan sızan lavlar o an birleşip tüm gücüyle semaya püskürmüştü. Salya sümük ağladığını, yumruklar ve küfürler savurduğunu hatırlıyordu. Darbelerin işlemediği ihtiyar ise karşısında ifadesiz dikilmiş, “Anlat” diyordu. Anlatamamıştı. Ne anlatacaktı ki? Ortada ne bir soru ne de bir konu vardı.

Çalapkulu, umursamadan onu orada bırakmış ve dergâha dönmüştü. Ne kapısına kilit vurulmuş dergâhın avlusuna girebiliyor ne geri dönebiliyordu. Nereye dönecekti ki? Gezintisini bitiremeden akademiye dönmenin utancını taşıyamazdı. O gün, merdivenin son basamağının kenarından fışkırmış cılız bir defne fidanının dibinde kıvrılıp uyumuştu. Sonrasında her gün şafak sökerken ihtiyar, kemerin altında bir yudum su ve bir parça ekmekle beliriyor ve aynı soruyu soruyordu. Anlat. O bir şeyler gevelerken tası ve suyu bırakıp gidiyordu. Acı ve eziyet dolu üç günün sonunda, nedense bir sabah aniden anlatmıştı. Her şeyi... Herkesten, her şeyden ve hepsinden önce kendinden nefret edişini anlatmıştı. O avlu girişinde, yıllardır içinde biriktirdiği her şeyi, hayatında ilk kez, kim ne der diye düşünmeden hıçkıra hıçkıra kusarken, karşısındaki ihtiyar hemen önünde çömelmiş, sessiz ve düşünceli onu dinlemişti. Fırtına durulup volkan dinginliğe uyurken çalapkulu ilk hikmetini paylaştı:

Bizim dergâhımız birlik dergâhıdır. Bir olan ile bir olduğunu bilmenin evvelinde de kendinin bir olduğunu bilmek vardır. Diğer tüm birlikler kendinin birliğinden doğar. Bir yaprak özünde birdir, kendi birliğini bilince bir dal ile ağaca tutunur, kendi birliğini bilen ağaç da kökleriyle yere sarılır. Dirlik ise tüm ağaçların tutunduğu yerden doğar, coşar, söner ve yine yere devrolur. Gel bakalım savrulan yaprak, artık bu bucak senin de evindir.

Pek de derin olmayan uykusunda, sabah hatırlayamayacağı, koca bir ağacın kökleriyle dünyayı sardığı, tüm insanların onun özsuyundan içtiği ve binlercesi arasından sadece onun zehirlendiği bir rüya gördü. Cızırtıların titreyerek gurultuya dönüşme anı, şafağın habercisiydi. Uyanır uyanmaz yolluklarını toplayıp, tekerleğin solundan aşağı sarkan metal merdivenden yavaşça indi. Yoldaşıyla vedalaşıp, sınırları beyaza boyalı farklı boyutlardaki bir dizi taşla işaretlenmiş patikadan yürümeye başladı.

***

Gezintilerinden sonra ikameti için dergâhı seçmişti. Mezuniyet sonrası altı yılı, dergâh kulu olarak geçti. Diğer bucaktakilerin aksine, oradaki günlerini özlemle anıyordu. Şimdiden avluyu süpürmeyi, odun kırıp ateş yakmayı, hikmet dinleyip tefekkür etmeyi ve semah zikirlerini özlemişti. Derviş seçildiği o gün gözyaşlarını tutamamıştı ama böylesine ulvi bir vazifeye atanmanın mutluluğundan mı yoksa dergâhtan ayrılıp doğuya göçmesi gerektiğinin üzüntüsünden mi ağladığını hâlâ bilmiyordu.

Sabahları şafak semahı için dans ederek, gündüzleri yürüyerek, akşamları bağdaş kurup zikir çekerek ve geceleri uyuyarak geçirdiği altıncı günün sabahında, varış noktası ufukta görünür olmuştu. Sur-u Şark dedikleri yirmi dört metre yüksekliğinde ve sonsuz uzunlukta olan haki yeşil duvar, güneydoğudan kuzeybatıya doğru kıvrıla kıvrıla uzanıyordu.

Gün boyu yürüyerek akşamüzeri duvara ulaştı. Patika yol, üç metre yüksekliğinde ve iki metre eninde, düz, işlemesiz ve kulpsuz, alaca metal bir kapıyla bitiyordu. Kapının önünde ise muhafızı, olması gerektiği gibi nöbette bekliyordu. Bu mermer beyazı tenli, iki metre boylu, kan kırmızısı gözlü yarı çıplak insansı mahlûkat aslında insandan çok makina, makinadan çok insandı. Alaca kapıdan yalnızca dervişlerin geçmesine izin veren bu muhafız, elinde mızrağı, gözlerini ona dikmiş, kapıya iyice yaklaşmasını bekliyordu. Derviş, muhafızı usulünce selamladı ve duraksamadan kapıya yaklaşmaya devam etti. Muhafızın mızrağını havaya kaldırmasıyla, duvarın içine gömülü çarkların derinden gelen sesleri duyulmaya başladı ve hemen ardından kapı da yavaşça yükselişe geçti. O tam kapının önüne vardığında, artık açıklık yerden bir buçuk metreye ulaşmıştı. Derviş, yapması gerektiği gibi hafifçe eğilerek duvar içinin karanlığına uzandı.

Duvarın içi, tıpkı tasvir edildiği gibi üç metre genişliğinde, üç metre yüksekliğinde örme taş bir tünelden ibaretti. İçeri adımını attığı anda tepesindeki fotoselli floresan lamba yanmaya başlamış, adımlarına devam ettikçe, üçer metre aralıkla yerleştirilmiş lambalar birer birer yanmaya, arkasında bıraktıkları ise sönmeye başlamıştı. Ona tünel boyunca eşlik edecek muhafız üç adım gerisinde, tünelin sol tarafından yürüyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Yoksa değil miydi? Bir şeyler yanlıştı.

Kalp atışlarının hızlandığını hissetti. Önce bu tanıdık hissi hatırlamayı reddetmeyi denedi. Volkan artık çok gerilerde kalmıştı. Artık o, kendisiyle ve dünyayla barışık bir dervişti. Göğsündeki davul ise onun çabasıyla dalga geçercesine vurmaya devam ediyordu. Bir şeyler doğru değildi. Garip bir koku vardı tünelde. Kavga ettiği günlerden hatırladığı, burnunda tüten kurumuş ter ve kan kokusu… Galibiyetin ve mağlubiyetin ekşi kokusu... Hayır, tünelde koku falan yoktu, hepsi onun aklındaydı. Gözlerini kapatıp, dergâhtaki ilk yıllarında hep yaptığı gibi, yaratanın ismini zikretti ve sabır dilendi.

Gözlerini açtığında, sağındaki duvarda belli belirsiz bir kan lekesini seçti. Hayır, dedi kendi kendine, kan lekesi değil. Ne işi olabilir ki kan lekesinin burada? Olsa olsa boya falandır. Sakin ol. Muhafızın duruşunda da bir tuhaflık vardı. Sırtı hafif sol duvara dönük, mızrağı sağ elinde ve bel hizasındaydı. Kendini kolayca savunabileceği ve etkin bir şekilde saldırabileceği bir pozisyondaydı. Mızrağın sivri ucu ona bakıyor, adımlarını takip ediyor, uygun anı kolluyordu. Acımasız saldırının birkaç saniye öncesinde olduğunu düşündü. Patlama öncesinde hep olduğu gibi kulaklarına kadar kızardığından emindi ama tüm duyuları keskinleşmişti. Zamanın yavaşladığını hissettiği anda aniden eğildi. Kafasının üzerinden geçen mızrak saçlarını yalarken geriye doğru bir adım atıp, sol dirseğini muhafızın göğüs kafesine geçirdi. Duymayı beklediği kemik kırılma sesini duymamıştı ama bu hamleyi beklemeyen hasmını şaşırtmayı başarmıştı. Mızrağın sopa kısmına sağ koluyla yukarı doğru vurdu. Mızrağın ucu havaya savrulurken açılan boşluktan da hasmının gırtlağına sol yumruğuyla saldırdı. Viyaklama benzeri bir ses çıkaran muhafız, mızrağı bıraktı. Derviş sağ eliyle yakaladığı mızrağı çevirdi, iki eliyle kavradı ve az önce yediği darbenin etkilerini üzerinden atamayan hasmının karnına sapladı. Muhafız dizlerinin üzerine düşerken mızrağı geri çekti. Kıvamlı beyaz sıvı mahlûkatın karnından dışarı fışkırdığında, hasmı inleyerek yere yığıldı. O ise bir savaş narası patlattı.

Sonra mızrağı bıraktı, şaşkınlıkla önündeki cesede bakakaldı. Gurur duyduğunu hissetti. Bu histen utandı. Utancından tiksindi. “İlk o saldırdı,” diye fısıldadı, “ben sadece kendimi savundum.” “Öyle oldu, değil mi? Zaten tünele girdiğimden beri bir gariplik vardı. Garip koku ve kan lekesi.” Önce muhafız mızrağı savurmuştu, kesinlikle öyleydi. Tıpkı ormandaki o gün gibi. Kimse ona inanmamıştı ama aslında ilk hamleyi yapan o koca cüsseli çocuktu. Çocuğun o kadar kırılgan olacağını nereden bilebilirdi ki? Ona inanmamışlardı. Kimse ona inanmamıştı. Hiçbir zaman onu kabullenmemişlerdi. Onu hiç sevmemişlerdi. Hepsinden nefret ediyordu. Dergâh bile yalandı. Çalapkulu onu buraya ölmesi için göndermişti. Başka ne olabilirdi ki? Kimsenin bakmayacağı bu tünelde onu öldürecekler ve mutlu insanlar, onun gibi bir uygunsuz olmadan hayatlarına devam edeceklerdi. Derviş seçildiğinde anlamalıydı. Kim onu derviş seçerdi ki. Hepsi korkakça bir planın parçasıydı. Başka bir açıklaması olamazdı.

Kendini gizlemeye çalışan ayak seslerini duyduğunda, omuzunun üzerinden tünelin öte tarafına baktı ve bir floresanın zayıf ışığı altında, iki muhafızın ellerinde mızraklarla kendisine doğru ilerlediğini gördü. Sakince ayağa kalkarken, yerden mızrağı aldı ve sağına doğru savurarak bıçağındaki beyaz kanı silkti. Gözlerini düşmanlarına dikti ve koşmaya başladı. Savrulmaktan bıkarak bir dala tutunmayı başarmış, hep kaçtığı kışıyla barışmıştı. Tünelin sonuna koşarken ilk kez kendini bir ve bütün hissediyordu.

Son

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.