AB Özkaya, Yazar

Küçüklüğümden beri bilim kurgu hep hayatımın önemli bir parçasıydı. Televizyonda izlediğim Star Wars ve Star Trek’ten, sinemada izlediğim Matrix’e, çizgi romanını okuduğum Nathan Never’a, ilk okuduğum bilim kurgu romanı olan Asimov’un Çelik Mağralar’ına, oynadığım bilgisayar oyunlarına… Marvel çizgi romanlarındaki, özellikle Örümcek Adam ve X-Men, bilim kurgu ögelerini hayranlıkla takip ederken, kafamda kurduğum oyunlar hep bilimli kurguluydu.

Çocuksu merakın gerçek bir tutkuya dönüşmesini iki kişiye borçluyum, ilki beni bu konuda hep teşvik eden kendisi de bilim kurgu hayranı babam, ikincisi ise Ümit Kayalıoğlu. Bilen bilir, Ümit amcam Türkiye’nin en önemli bilim kurgu çervirmenlerinden birisidir. Çocukluğum onun önce babama sonra da bana ve kardeşlerime hediye ettiği, kendi çevirdiği hard bilim kurgu kitaplarını okuyarak geçti. “Rama’yla Buluşma” kitabının ilk basımını okuduğum zamanları hatırlıyorum: tam olarak anlayabilmek için çoğu sayfayı en az iki kez okumam gerekmişti. Yine de gerçekçi, ayakları yere basan ama yine de sizi alıp başka diyarlara götürebilen bir bilimkurgu fikri inanılmaz cazip gelmişti. Bendeki bilim kurgu tutkusu hem kariyerimi hem de kendime biçtiğim nihai amaçlardan diğerini belirledi: yazar olmak.

Üniversitenin ilk yıllarında, yazmaya yeni başladığımda ilk fark ettiğim şeylerden biri kendi içinde tutarlı bir evren yaratmanın cazibesiydi. Beni rol yapma oyunlarına ve oyun kuruculuğuna (DM-dungeon master) yönlendirenin de aynı cazibe olduğunu söyleyebilirim. Böylece hem (hiç bitmeyen) ilk roman denememin sayfalarını karaladıkça hem de oraya buraya ufak tefek notlar alarak, yavaş yavaş, adım adım evrenimi tasarlamaya başladım. Roman yazmaya hazır olmadığımı fark ettiğimde, Ümit amcamın da önerisiyle, halen devam ettiğim kısa öyküleri yazmaya yöneldim. 2005’ten beri devam eden bu serüvende hem kalemim, hem ben, hem de içinde yaşadığım dünya evrilmişti.

İlk başta, Fallout 1-2 ve Mad Max filmlerinin de etkisiyle post-apokaliptik bir şeyler yazmak istedim. Okuduğum hard bilim kurgularda, özellikle Larry Niven ve Arthur Clarke gibi yazarların da etkisiyle, kurguyu fizik ve astronomi domine ediyordu, biyoloji hep geri plandaydı. Ben, uzmanlık alanım Biyokimya olduğu için, Ender serisinden (özellikle Ölüler’in Sözcüsü) de etkilenerek, biyolojiyi ön plana taşımak istedim. Sonraki yıllarda Ursula Le Guin’in de etkisiyle sosyal ve politik yapının evren için ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Aynı zamanda Gezi ve eşlik eden süreçte, yazılarımın sadece beni değil, yaşadıklarımı da temsil eden bir tarafı olması gerektiğini düşünmeye başladım. Bilim kurgunun bir özelliği de zamanının umutlarını ve korkularını temsil etmesidir. Bunun abartılı versiyonunu Star Trek ve 1984’de görebilirsiniz. Çok detaylarına girmeyeceğim
ama özetle zaman değiştiği için korku ve umutların da değişmesi gerektiğine inanıyorum. Bugünün korkuları daha çok ekolojik yıkım ve post-truth ile ilgili. Böylece öykülerimin ben hem politik, felsefi ve sosyal göndermeler içermesi hem de geleceğe yönelik umutlarımızı ve korkularımızı irdelemesi gerektiğine karar verdim (baskı yok).

Post-apokaliptik roman denemem sırasında bu gerçekliğin nasıl oluştuğunu da yazmam gerektiğini fark etmiştim. Dünyamın evrimiyle ilgili yazdıkça da o dönüşümün, sosyolojik ve siyasi bileşenlerinin post-apokaliptik sonuçtan daha ilginç olduğunu düşünmeye başladım. Yazmaktan en keyif aldığım kısa hikayeler, postmodernist distopyalarda geçen cyperpunk öykülerdi. Şüphesiz bunda başta Ghost in the Shell ve Matrix olmak üzere pek çok film, anime, dizi ve kitabın etkisi vardır. Nihayetinde, birincisi bir sonuca ulaşmayınca, ikinci roman denememde buna odaklanmaya karar verdim.

Yazdığım her şeyi çevremdeki herkese zorla okuttuğum için, çoğu arkadaşımın ortaya çıkan üründe katkısı olduğunu söyleyebilirim. Bu dostlardan ikisi yalnız öne çıkıyor, anmak şart: birisi tanıdığım en zeki ve geniş bakış açısına sahip insanlardan biri olan kardeşim Burcu (Çelikkaya), diğeri ise yazar ve şair kimliğiyle yolun en başından beri arkamda olan Murad (Olgar).

Yazdığım kısa öyküleri “Düşlerden Doğmak” adı altında dosyalaştırdım. Bu süreçte elimden geldiğince profesyonel çalışmaya gayret ettim. Gonca Canan (editör) dosyalaştırma sürecinde tüm yazdıklarımı elden geçirdi. Öncelikle geleneksel yayıncılık yolunu denedik. Dosya, yayın evine gönderilir, aylarca yanıt beklenir, kimse dönmez… Nihayetinde bu öyküleri kendi sayfam üzerinden paylaşmaya karar verdim. Bir yandan “Jüpiter’in Lütfu” adındaki romanıma devam ediyorum. Romanın da tamamlanan bölümlerini de bu platform üzerinden paylaşmayı planlıyorum